DUYURU
Kasaplar Aile seceresinde İsmi bulunmayan veya ismi bulunup telefon numarası eklemek isteyenler ahmet@ahmetkasap.com adresinden ulaşabilirler...
----------------------------
TEBRİK
Sevgili Amcaoğlum Abdullah KASAP 21.05.2011 tarihinde nişanlanmıştır. Allah hayırlı uğurlu etsin. Ne diyelim darısı bekarların başına :-))
----------------------------
TEBRİK
Değerli kardeşimMurat KASAP'ın OSMANLI GÜRCÜLERİ isimli kitabı okurlarının hizmetine sunulmuştur.
http://www.gdd.org.tr/
-------------------------------
Dr. Yusuf KASAP
Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi Üroloji Bölümünü kazandı.
----------------------------
Prof Dr. Ali KASAP
GOP Ünv. Rektör Baş Danışmanı, GOP Ünv. Niksar Teknik Bilimler Meslek Yüksekokulu Müdürü ve GOP Ünv. Teknopark Sorumlusu olarak atandı.


PİLEVNE KAHRAMANI GAZİ OSMAN PAŞA

Doksanüç Harbi diye meşhur olan, Osmanlı-Rus Savaşında (1877-1878) Plevne cephesinin ünlü kumandanı.

1832’de Tokat’ta doğdu. Beşiktaş’taki Askerî Rüştiyede ve Kuleli Askerî İdadîsinde (lisesinde) okudu. Harbiye’yi yirmi yaşında ikincilikle bitirdi. Harp Akademisine girdi. Akademi’yi bitirmeden, Kırım Savaşının çıkması üzerine Tuna cephesine gönderildi. Burada dört yıl kalarak, teğmenliğe yükseldi. Savaşın sonunda yüzbaşı oldu. 1856’da Akademi’ye devam ederek tahsilini tamamladı. Genel Kurmay Başkanlığında çalıştı. Anadolu’nun haritasını çıkarma göreviyle Bursa’ya gönderildi. Teselya’da, Yenişehir’de ve Cebel-i Lübnan’da görev aldı. Girit isyanlarının başlaması üzerine Girit’e tâyin edildi. 1866’da Girit’teki çalışmaları ile Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'nın takdirini kazandı. Miralay (albay) oldu ve Yemen’e gönderildi. Arkasından Paşa rütbesiyle Rumeli’de bulunan Beşinci Ordu Manastır Fırka (tümen) Kumandanlığına tâyin edildi (1875). Buradaki çalışmaları takdir edilerek, birinci ferik (korgeneral) oldu. Sırp isyanları başlayınca emrindeki birliklerle İzver tepelerini ve Zayçar kasabasını zaptetti. Sırp ordusunu yendi ve müşir (mareşal) oldu (l876).

Gâzi Osman Paşa'yı bütün dünyâya tanıtan, (1877–1878) Osmanlı-Rus Harbindeki savunma, gayret ve kahramanlıklarıdır. Bu harpte, Plevne cephesindeki müdafaası ile dünya harp tarihîne yeni prensipler getirdi.

Gâzi Osman Paşa, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı başladığı sırada Vidin ve Rahova bölgelerinin korunmasıyla vazifeliydi. Tuna’yı geçerek savaşın düşman topraklarında yapılmasını teklif ettiyse de, buna izin verilmedi. Rusların Berkofça Dağlarını aşmaya başlamasından sonra Osman Paşaya hareket emri verildi. Osman Paşa, kumandasındaki kuvvetlerle Plevne önlerine geldi. Rusların elinde bulunan şehri ele geçirerek, savunma için gerekli tedbirleri aldı. Ruslar Plevne’ye karşı saldırıya geçti. Osman Paşa, Rusların bu ilk saldırısını, bir karşı taarruzla Osma Suyunun öte yakasına atarak bertaraf etti (20 Temmuz 1877).

Ruslar, 30 Temmuz'da tekrar bir saldırıya geçtiler ve yapılan kanlı savaşlardan sonra geri çekildiler. Bunun üzerine Rus Çarı, Osman Paşaya karşı Romen ordusundan yardım istedi. Rus Çarı, Romanya Prensi Birinci Karol’e yardım için şu tarihî telgrafı çekti.

“İmdadımıza gel! İstediğin gibi, istediğin yerden, dilediğin şartlarla Tuna’yı geç! Acele Plevne’de yardımımıza yetiş! Türkler bizi mahvediyorlar! Hıristiyanlık, davasını kaybetmek üzeredir!”

Bu yardım talebi üzerine, Romenler elli bin kişilik bir orduyla Plevne’de Ruslara yardıma koştu. 11 Eylül’de Rus-Romen birleşik ordusu, tekrar Plevne’ye doğru taarruza geçti. On iki saat süren büyük Rus taarruzu, düşmanın, kesin mağlûbiyetiyle neticelendi. Böylece Osman Paşa, üçüncü Plevne Savaşını da kazandı (11 Eylül 1878). Gâzi unvânını aldı.

Daha büyük kuvvetlerle kuşatmaya devâm eden Ruslar, Plevne’nin teslimini istediler. Gâzi Osman Paşa, bu teklifi reddetti. Hiçbir yerden yardım gelmeyen Plevne’de yiyecek, yakacak ve ilâç sıkıntısı başlamıştı. Bu durum karşısında Gâzi Osman Paşa, bir huruç (çıkış) harekâtı yaparak, Plevne’den çıkmaya karar verdi. Bu kararı öğrenen Plevne ahalisi, ileri gelenleri Osman Paşaya ricâcı gönderdiler; “Eğer asker Plevne’den çıkarsa, sivil halk içindeki Bulgarlar, bizlere çok zarar verir. Müsaade ediniz biz Müslüman ahali de Plevne’den çıkalım” şeklindeki teklif üzerine Bulgar halkının ileri gelenlerini çağıran Osman Paşa, onlardan Müslümanlara zarar vermeyeceklerine dâir söz aldı. Buna rağmen Müslümanlar; “Biz de sizlerle gelelim.” diye çok yalvardılar. Osman Paşa, kimseyi kırmamaya dikkat ederdi. “Biz askerî usullerle harekât yaparız. Sizler bize ayak uyduramazsınız” dediyse de, halkın istekleri çok acındıracak durumda olduğundan istemeyerek razı oldu. Huruç harekâtının yapılacağı sabah, halkın araba, kağnı ve hayvanları ile askerin intikal yoluna askerden önce, geceden dizilmiş olduğu görüldü. Plevne yollarında tam bir hengâme oldu, yollar kapanmıştı. İşte bu esnâda Rus topçusu ateşe başladı. Nice çoluk çocuk, kadın-kız bu ateş altında şehid oldu. Halkın bu aceleciliği aynı zamanda harekâtı da ifşâ etmişti. Zâten küçük bir kasaba olan Plevne yollarında yayaların bile geçmesi zorlaşmıştı. Plevne’yi kuşatan Rus ordusuna karşı asker “Allah Allah” sesleri arasında hücûma geçti. Sayı ve silâhça kendilerinden kat kat fazla olan düşman ordusunun birinci hattını kahramanca yardı. Ancak Ruslar, asker ve silâh çokluğunun yanında, ayrıca devamlı takviye alıyordu. Bu çıkış harekâtı sırasında Gâzi Osman Paşa'nın atı isâbet alarak öldü. Kendisi de bacağından ağır yaralandı. Açlık, hastalık, yardımın gelmemesi ve maiyetinde her türlü fedâkârlığı gösteren askerin harcanmaması düşünceleri, Gâzi Osman Paşa'yı teslime mecbur etti. Yarası, Vizsuyu kenarında bir evde sarılırken, Rus generali Ganetski tarafından esir alındı. Az sonra Rus Başkumandanı Grandük Nikola, askerî tören yaptırarak, askerlik ve esirlik kâidelerine aykırı olmasına rağmen, Osman Paşa'nın kılıcını iâde etti. Heyecan ve samimiyetle takdir ve parlak savunmasından dolayı tebriklerini bildirdi. Azamî hürmet göstermeye çalışan Nikola, Osman Paşaya: “Şu anda yeryüzünde bu kılıcı şerefle taşımaya hakkı olan tek insan sizsiniz” demekten kendini alamadı.

Kısa bir süre sonra Rus Çarının bulunduğu karargâha getirilen Osman Paşa, Çar tarafından da tebrik edildi. Rusya’ya trenle götürülen Osman Paşa, trende Rus subaylarıyla harp ve askerlik üzerine Fransızca sohbetler etti. Rusya’ya varışında, ülke içinde istediği yere gidebileceği bildirildi.

Gâzi Osman Paşa, bâzı Türk illerini gezdi. Her gittiği şehirde devlet reislerine yapılan merâsimle karşılanıp uğurlandı. Gâzi Osman Paşa, bir müddet sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın teşebbüsleri neticesinde Rusya’dan İstanbul’a döndü. İstanbul’a gelişte halk tarafından büyük sevgi ile karşılandı. Sultan İkinci Abdülhamid Han, göz yaşları içinde alnından öptü ve kendisine; “Sen benim yüzümü bu dünyâda ak ettiğin gibi, Allah da senin yüzünü iki cihânda ak etsin” diye duâ etti. Serasker oldu. Yedi yıl bu görevde kaldıktan sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından Mâbeyn Müşiri (Saray Mareşalliği) görevine getirildi. Ölünceye kadar bu görevde kaldı. Törenlerde, Pâdişâhın arabasında ve ona karşı otururdu.

1900’de 68 yaşında vefât etti. Kabri, Fâtih Câmii avlusundadır. Türbesini, onu çok seven Sultan İkinci Abdülhamid Han yaptırmıştır.

Gâzi Osman Paşa, temiz ahlâkı, kahramanlığı, samîmî Müslümanlığı ve devlete olan bağlılığı ile günümüze kadar sevgi ile anılmıştır. Adına yazılan Plevne veya Gâzi Osman Paşa Marşı hâlâ söylenmektedir.


GÂZİ OSMAN PAŞA MARŞI


Tuna Nehri akmam diyor,
Etrâfımı yıkmam diyor,
Şânı büyük Osman Paşa,
Plevne’den çıkmam diyor.

Karadeniz akmam dedi.
Ben Tuna’ya bakmam dedi.
Yüz bin Moskof gelmiş olsa,
Osman Paşa korkmam dedi.

Kılıcını vurdu taşa,
Taş yarıldı baştan başa,
Şânı büyük Osman Paşa,
Askerinle binler yaşa.

Düşman Tuna’yı atladı,
Karakolları yokladı.
Osman Paşanın emrinde,
Beş bin top birden patladı.


MOLLA HÜSREV


1480(Şeyhülislam-Alim) Fatih Sultan Mehmet’in hocası Sultan II. Murat’ın kazaskeri olan bu Tokatlı alime Fatih; ‘Zamanımın Ebu Hanifesi’ derdi. Halkın çok sevdiği Molla Hüsrev yazdığı pek çok eserlerden bazılarını kendi el yazması olarak Fatih’e hediye etmiştir.


MOLLA LÜTFİ


Bilim, bir birikime dayanır hep. Ali Kuşçu, Kadızade Rumi’ nin , Molla Lütfi de Ali Kuşçu’nun öğrencisiydi. Tokat’ lı Molla Lütfi (Müderris Tokatlı Lütfi ), Fatih döneminde saray kitaplığının yöneticisiydi; böylece değişik bilimleri inceleme olanağı bulmuştu. Üstün bir bilgisi ve geniş hoşgörüsü nedeniyle 16. yüzyılı aydınlatanlardandır. Bilimleri sınıflandıran bir kitap yazdı: Bilimlerin Konuları ve Allahın İstedikleri . O zaman akli bilimler denen doğa bilimleriyle, felsefe ve matematikle ilgili çalışmalar yaptı. Molla Lütfi, ünlü Delos Problemi’ nin çözümünü buldu. Basit bir soru: Bir cismin boyutları iki katına çıkarsa hacmi kaç katına çıkar? İki katına değil, sekiz katına çıkar. Zamanın geometriden habersiz kadıları, bu tür sorunlarda yanlışlık yapıyordu. Molla Lütfi, bu karışıklığı gidermişti. Sıfatından da anlaşılacağı gibi namazında niyazında bir kimseydi. Ama akılcı, eleştirel ve sözünü budaktan sakınmayan bir adamdı. Yapmacık davranışları eleştirirdi...Harname (Eşek Kitabı) adlı eserinde Türkçe’deki eşekle ilgili atasözlerini derledi; döneminin yöneticileriyle ve bilgisiz dediği bilginlerle alay etmekten çekinmedi.. 16. yüzyıl şeyhülislamlarından Kemal Paşazade başlangıçta askeri sınıfa girmişti. Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa’nın meclisinde, müderris Tokatlı Lütfi’ nin ünlü akıncı beyi Evrenesoğlu Ali Bey’den daha üstün tutulduğuna tanık olunca, askerliği bırakıp ilmiye sınıfına geçmiştir. Molla Lütfi’ nin zekası ve düşünsel hoş görüşü kısa sürede kayalara çarpar. (Ş. Turan,TKT s: 158-159) Molla Lütfi, Fatih Sultan Mehmet ve 2. Bayezid dönemlerinde yaşamış ünlü bir matematikçidir. Ali Kuşçu’dan öğrendiği bilgileri Sinan Paşa’ya öğretti. Böyleci Sinan Paşa, Molla Lütfi aracılığıyla matematik öğrenmiştir. Molla Lütfi, çevresindeki devlet erkanına ve bilginlere şakalar yapardı. Bu şakalarla bir çok yetkiliyi eleştirdiği için, çoğu kimse tarafından sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le de iki arkadaş gibi şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı kimselerin dinsizlik suçlaması nedeniyle Sultan Bayezid zamanında idam edildi. Ölümü üzerine yas tutulmuş, tarihler düşürülmüş ve şehit sayılmıştı. Molla Lütfi’nin çoğu Arapça olan eserleri 17. yy’a kadar elden düşmemiştir. Bunlardan birisi olan Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında (Taz’ifü’l-Mezbah) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri yapılmış, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise ünlü Delos Problemi incelenmiştir. Molle Lütfi’nin bu problemi, İzmirli Theon’un yapıtından öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmirli Theon, İskenderiye Kütüphanesi müdürü Eratosthenes’e atıfta bulunarak, Delos Adası’nda büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin Apollon rahibine başvurduğunu ve bu salgının geçmesi için ne yapmak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkartmalarını tavsiye ettiğini (Bilim Tarihi, Doruk Y s: 126), böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir matematik probleminin ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu işi başaramayınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına ihtiyacı olmadığını, ama Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söylemek maksadıyla bu problemi gündeme getirdiğini bildirdikten sonra, problemin orta orantı ile çözüülebileceğini ifade etmiştir. Molla Lütfi işte bu öyküden esinlenerek bu küçük eserini yazdı. Kitabında, kübün iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp eklemek olmadığını, onu sekiz kere büyütmek demek olduğunu açıkladı. Molla Lütfi bu problemin orta orantı ile çözülebileceğini söyleyerek bu yöntemi açıklar. Bilimlerin Konuları ( Mevzuatü’l-Ulüm ) adlı eserinde ise yüz kadar bilimi tasnif ederek konularını ve yararlarını tanıtır. Bir Bilge’nin İdamı “Molla Lütfi, üstün bilgisi ve hoşgörüsü sonucunda Fatih Sultan Mehmet’in danışmanları arasına girmişti. Ancak Hocası Sinan Paşa, Fatih’in gadrine uğrayınca hocasıyla birlikte Sivrihisar’a gitti. Fatih’in ölümünden sonra İstanbul’a döndü. Bursa ve Edirne medreselerinde, İstanbulda Sahn medresesinde hocalık yaptı. Düşünce gücü itibariyle kendisinin düzeyinde olmayan bazı hocalar: Hatipzade, Molla İzari, Efdalzade, Ahaveyn ve başka dar görüşlü bazı kimseler Molla Lütfi’yi imansızlıkla suçladılar. Bunlardan Efdalzade ve Ahaveyn, imanı ve müslümanlığı meydanda olan bir şahsın idam edilemeyeceğini ileri sürdüler; ama Hatipzade ile Molla İzari’ nin ısrarları üzerine Ocak 1495’te Molla Lütfi idam edildi. O, özgür düşünceli, rind-meşrep ve her türlü taasuptan uzak olan ve düşüncelerini açıkça söyleyerek itiraz eden dar zihniyetli alimlerle alay ederdi. Molla Lütfi, bu halleriyle, kendisine ulema arasında epey düşman kazanmış ve nihayet bunların kurbanı olmuştur.”


Kaynakça:http://www.e-tarih.org/bilim/?sayfa=99372.124884.472752.0.0.php


İBN-İ KEMAL


1486 Kemalpaşaoğlu Şemsettin Ahmet, bilgin, şair, tarihçi, hukukçu düşünür ve Şeyhülislam. Eserlerinin çokluğu ile tanınmıştır. Dedesi Fatih devri beylerinden ve Osmanlı vezirlerinden Kemal paşa olduğu için Kemalpaşaoğlu diye tanınmıştır. Kemal paşa Tokatlıdır. Onun oğlu Süleyman bey de tımarlı bir sancak beyidir. İbn-i Kemal, Süleyman beyin oğlu olarak 1486’da Tokat’ta doğmuştur. Tımarlı ailesinden geldiği için başlangıçta kendisi de askerdi. Yükselme arzusu onun genç yaşta ordudan ayrılıp ilmiye sınıfına geçmesine sebep olmuştur. Devrin tanınmış ilim adamlarından ders alan ibn-i Kemal, 1505’de Edirne Medresesine müderris olmuştur. Bu sırada II. Beyazıt kendisine Türkçe Osmanlı tarihini yazma görevi vermiş; o da başlangıçtan 1526’ya kadar olan devreyi içine alan 10 ciltlik Osmanlı Tarihini ‘Tevarih-i Al-i Osmaniye’yi yazmıştır. Daha sonra çeşitli yerlerde müderrislik yapmış, bu arada verdiği bazı fetvalar yıldızının parlamasına yol açmıştır. 1516’da Anadolu kazaskeri olmuş, Yavuz Selim’in 25 ay süren Mısır seferine katılmıştır. Mısır’dan dönerken ibn-i Kemal’in atının ayağından Yavuz’un üzerine çamur sıçraması üzerine mahcup olmuş, bunu gören Yavuz, ‘Alimlerin atından sıçrayan çamur bize şeref verir’ demiş ve ölünce bu çamurlu kaftanın, sandukası sandukası üzerine örtülmesini vasiyet etmiştir.


SEYYİT ALİ


1436 (Alim) Gümenekli olan Seyyit Ali II. Murat zamanında ün yapmış alimlerdendir. Eserlerini Sivas’ta yazmış1436’da da Amasya’da ölmüştür.


MELİHİ TOKADİ


Fatih’in hususi meclislerinde bulunan ve devrin ünlü alimlerinden olmasına karşılık aşırı içkiye düşkünlüğü ile itibarını kaybetmiştir.


MEHMET MUHİTTİN


1489 (Matematikçi- Din adamı) Niksarlı olan bu adam din konularının yanı sıra devrin önde gelen matematikçisidir. II. Beyazıt Mehmet Muhittin’i İstanbul’a davet etmiştir. Vaizler verdirmiş ve öğrenci yetiştirmesini istemiştir.


MUHARREM EFENDİ


1504 (Hukukçu- Edebiyatçı) Zile’de doğan Muharrem Efendi hukuk bilgisiyle ünlüdür. Bu eserlerini Türkçe ve Arapça yazmıştır. Özellikle yazıldığı çağ için çok değişik olan ve kadınlara ait ‘Ummetunnisa ve Rebulmesail’ kitapları çok ünlüdür.


AKBİLEK YAHŞİ HALİFE


1524 (Alim) İbn-i Kemal’in hocasıdır. Erbaa’nın Sonusa köyünden olan Akbilek Halife, Arabistan’a gitmiş ve orada Arap alimlerinden ders almıştır. Yurduna döndükten sonra kırk yıl medreselerde hocalık yapmıştır.


AHMET ŞEMSETTİN


1597(Tarih ve Tasavvuf Bilgini) Zileli Ahmet Şemsettin tarih ve tasavvuf üzerine 15’i mensur olmak üzere 30 eser yazmıştır. Eğri seferine de katılan Şemsettin eserlerini Sivas’ta tamamlamış ve Halfiye tarikatının Şemsiye şubesini açmıştır.


SABUHİ AHMET DEDE


1646 (Mevlevi- Şair) ilk eğitimini Tokat’ta tamamlayıp İstanbul’da Eyüp, Bektaşi Kasım ve daha sonra Konya Mevlevi Şeyhi olan Ahmet Dede Türkçe ve Farsça şiirler yazmıştır. Ali Enver ‘Sema ve Haneiedeb’ sahife 121’de ‘İktidari edebisini almak için Nefi, Fehim, Naili gibi esatirei şuaranın üstadı olduğunu beyan etmek kifayet eder’ demektedir. İstanbul’un ünlü Yeni Kapı Mevlevihane’sinde 18 yıl şeyhlik yapan Sabuhi Ahmet Dede 1646 yılında ölmüştür.


ŞEYH MEHMET EMİN


1744 (Yazar-Hattat) 1664 yılında Tokat’ta doğan ve zamanın en ünlü Nakşibendi Şeyhlerinden olan Mehmet Emin, devrin alimlerinden ders görmüş. Türkçe, Arapça, Farsça ilahiyat ve manzumeler yazmıştır. Yedikule Abdullah Efendiden hattatlık dersleri alan Şeyh Mehmet Emin bu konuda da zamanın ustalarından olmuştur.


HEKİM MUSTAFA


1765 (Tıp bilgini) Sultan II. Mustafa döneminin ünlü tıp bilgini Hekim Mustafa, İbn-i Sina’nın ‘Kanun’ adlı eserini 5 yıl uğraşarak Türkçe’ye çevirmiştir. O çağlara kadar yapılmamış bu önemli olay için doktor Adnan Adıvar ‘Osmanlı Türklerinde İlim’ sayfa 168’de şöyle diyor. ‘Metinde anlaşılması güç olan yerler, şarihi ulema namı ile maruf olan kutbinin şirazinin şerhinden istifade olunarak izah edilmiştir... Herhalde, bu devre kadar gelen Osmanlı Türk hekimlerinden Arapça bilenlerin tıbba dair neşrettikleri eserlerin ekserisi, sadece kanunu hülasası iken Tokatlı Mustafa Efendinin asıl ana eseri dilimize çevirmeye teşebbüsü takdire, asırlarca Türk-Osmanlı tababetine hakim olan bu eserin ancak modern tıbbın memlekete girmesinden pek az evvel tercüme edilmiş olmasında teessüfe layıktır.’


TAHİR EFENDİ


1837 (Şeyhülislam-Alim) 1825’te II. Mahmut’un Şeyhülislamı olan kadızade Tahir Efendi ‘Vakayı Hayriye’ olarak geçen yeniçeri ıslaha hareketleri döneminde çok önemli hizmetler yapmıştır. Yüksek ilim ve irfan sahibi olan bu zat, II. Mahmut ve Şeyhülislamı Mekkizade Asım Efendinin yeniçeri isyanları karşısında çaresiz kalmaları üzerine göreve getirilmiş ve dirayetli tutumu, bilgisi ve ileri görüşlülükle yazdığı bir seri fetvalarla düzeni sağlamıştır. Eyüp Sultan mezarlığında yatan mutasavvuf, Alim Tahir Efendinin ‘Risale’ kitapları ünlüdür.


EBU BEKİR KANİ


1711 Tokat’ta doğmuş şair ve mizah ustası Kani, Tokat mevlevihanesine girmiş ve kırk yaşına kadar Tokat dışına çıkmamıştır. Hekimoğlu Ali Pşa, kendisine yazdığı bir kasideden dolayı Kani’yi tanımış ve İstanbl’a davet etmiştir. Divanı Humayun kaleminde hocalık yapan Kani, daha sonra Babıali’den hoşlanmamıştır. Silistre’ye divan katibi olarak gitmiştir. Bükreş’te bulunduğu sırada sevdiği Romanyalı kızın, kendisine Hıristiyan olmasını teklif etmesine karşılık ‘kırk yıllık Kani olur mu yani ?’ diye verdiği yanıt ünlüdür. Kalender ve nüktedar olan Kani 1781’de İstanbul’a dönmüş, Sadrazam Yeğen Mehmet Paşaya olan davranış ve esprileri yüzünden, asılmaktan zor kurtulmuş, Limni adasına sürülmüştür. Yoksulluk içinde İstanbul’da ölen Kani’nin manzume, nesir ve mektupları Türk mizah edebiyatının güzel örnekleri arasındadır.


AŞIK NURİ


1893 Büyük saz şairi Emrah’ın ‘Nuri’ mahlasını taktığı şair Mahmut’un içli ve kudretli terennümü vardır. ‘Divan’ını maalesef bulamadığımız Aşık Nuri gibi büyük saz şairimizi birkaç kelime ile anlatmak mümkün değildir. Yöremizde yetişmiş pek çok şair ve aşık arasında, Şair Ceyhuni, Niksarlı Bedri, çok güzel sesi olan Derviş Ahmet gibi ülkemize gönül vermiş aşıklarımız bunlardan sadece birkaçıdır.


CAHİT KÜLEBİ (1917-1997)


1917 yılında Tokat’ta doğdu, 20 Haziran 1997 tarihinde Ankara’da öldü. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Liselerde ve konservatuarda  edebiyat öğretmenliği yaptı. Mili Eğitim müfettişliği; İsviçre’de kültür ateşliği ve öğrenci Müfettişliği yaptı.1976–1983 yılları arasında Türk Dil Kurumu genel yazmanıydı. Uzun süre Niksar ilçesinde yaşadı. 1940 sonrasındaki şiirimizin yenileşmesi hareketinde kendine özgü bir yeri vardı; rahat anlatımı, içtenlik ve duyarlılığıyla ilgi çeken titiz bir şiir işçisidir. Kolay kavranan, geniş topluluklarca sevilen bir tarz gerçekleştirmiştir. Çocukluğunun, ilk gençliğinin geçtiği  yörelerde yörelerden izlenimler yansıtarak insan, yurt  ve doğa sevgisini dile getirmiş halkın yaşam güçlüklerine tanıklık etmiş; halk şiirinde, türkülerden de yararlanarak çağdaş bir iş oluşturmuştur.


YURT (ŞİİR)


Tokat’la Niksar arasında
Bir küçük ev görünür uzakta
Kütükten duvarlı, önünde çeşme akar,
Yeşermiş gibi topraktan.

Yağmur yağar camlarına dökülür.
Benim yüzümdür çizilen camlarda.
Yalnızlığın sesidir, rüzgâr değil,
Gürgen ağaçlarında.

Allı güllü çiçekler
Elimle dikilmiş bahçesine
Yürüsem hep koşar ardımdan
Çocuklar gibi delicesine

Gel dere, ak, derim gürül gürül,
Dağdan aşağı akar gider.
Hayal kurmak isterse eğer canım,
Bulutlara bir seslenmek yeter.

Bir uçurtma gelir uzaktan
Yorulmuş, ince, nazlı,
Gülüşler, haberler, hasretler
Göz  yaşları içinde gizli.

Siz baksanız bir şey göremezsiniz.
Benim yurdumdur orası
Ardıçlar, gürgenler, tozlu yollar…
Tokat’la  Niksar arası.
 

Cahit KÜLEBİ


Kaynakça:http://www.asarli.com/archive/index.php/t-3326.html



ZİYARETÇİ SAYISI:(12715)
Her Hakkı Saklıdır. © 2009 ahmetkasap.com Created By AtılımMedya
AtılımMedya Webtasarım geliştirme ekibi
TOKAT/Merkez